Pek çok eski bir geleneğin, Türk’e mahsus derin bir hayat felsefesinin ve çok ince bir estetik anlayışının ürünü olan Klâsik Türk Müziği, 50’yi aşkın form, 80’e yakın ritm kalıbı (usûl), 600 civarında makam ve 27.000’in üzerinde repertuarıyla Türk kültürünün ayrılmaz bir parçası, dünya müziklerinin ise ilhâm kaynağı olmuştur. Yüzyıllardır mûsikî öğretiminde en etkin sistemlerden biri olan “meşk sistemi”yle eserlerin aktarımı günümüze kadar ulaşmış, nota gibi hatırlatıcı unsurlarla da kalıcılığı sağlanmıştır. Bugün ülkemizin birçok üniversitesinde bulunan konservatuarlar, müzik eğitim fakülteleri, mûsikî dernekleri ve dünyanın birçok üniversitesinde yer alan Türk müziği kürsüleri, Klâsik Türk Müziği’ni bilimsel açıdan incelemekte ve öğrenciler yetiştirmektedirler. Türk Müziği’nin ünlü bestekârı Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi’nin de tanımladığı gibi “Mûsikî; ahlâk-ı beşeri tasfiye eden mukaddes bir ilimdir”. Yüzyıllarca güzel sanatların birçok dalında eğitim vermiş, âdeta dönemin konservatuarları hâline gelen Mevlevîhânelerin Türk Klâsik Müziğinin gerek gelişimindeki gerekse aktarılmasındaki rolü büyük olmuştur. Türk Klâsik Müziğinin dinî veya ladinî formlarında eserler vermiş olan büyük bestekârların çoğunluğu ya Mevlevî idiler yada Mevlevî muhibbileriydi. Ayrıca mûsikîyi himâye ve teşvik etmek suretiyle gelişimine büyük katkılar sağlamış olan Osmanlı padişahlarının çoğunun da Mevlevî muhibbî olduğu bilinmektedir. Türk Klâsik Müziğinin hangi isimle tanımlanması gerektiği yıllarca tartışma konusu olmuştur. Bugün dahî henüz bir karara bağlanmamış olan bu konuda birçok seçenek sunulmaktadır. Klâsik Türk Müziği (veya Mûsikîsi), Türk Klâsik Müziği (veya Mûsikîsi), Osmanlı Müziği (veya Mûsikîsi), Saray Müziği, Enderûn Mûsikîsi ve bugün sıkça kullanılan Türk Sanat Müziği. Tüm bu isimlerin yanına “Mevlevî Müziği”ni de ekleyecek olursak, çok yanlış bir tanım yapmış olmayız. Belki de bu isimlerin hiçbiri bu müziği tam olarak tanımlayabilecek yeterlilikte değildir. Asıl olan müziğin neleri tanımladığıdır.Müziğin toplumların eğlence aracı olarak nitelendirilmesi sığ bir görüştür. Müzik, kültürün en önemli parçasıdır. Örf, anane, tarih, dil, estetik beğeniler v.b. unsurların tamamı müzikle aktarılmış böylelikle milletleri millet yapan hususiyetler müzik yoluyla bir kez daha belirginleşmiştir.Dünyanın her çeşit edebiyatında ve müziğinde çeşitliliğin ve dolayısıyla zenginliğin göstergesi olarak kabul edilen formlar, Klâsik Türk Müziği için evvela dini-dindışı olarak ikiye, daha sonra kendi içlerinde sözlü-sazlı-sözlü ve sazlı olarak üçe ayrılırlar. Türk müziği repertuarının büyük bir çoğunluğu sözlü mûsikîdir. (Bu sebeple Türk müziği edebiyattan, şiirden –dolayısıyla aruzdan- ayrı düşünülemez.) Saz müziğine ise özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibâren yoğun ilgi gösterilmiş dolayısıyla saz müziği repertuarı (en çok içerisinde bulunduğumuz yüzyıl itibâriyle) oldukça gelişmiştir. Klâsik Türk Müziği’nin (mehter dışında) bir oda müziği olduğu, dolayısıyla geniş topluluklarla (koro olarak) değil, küçük topluluklarla icra edilmesi gerektiği bilinmektedir. Özellikle saz müziği icrasının mekân olarak küçük salonlarda ve her sazdan birer tane kullanılarak icra edilmesi, müziğin kalitesini arttırıcı unsurlar arasında gösterilebilir. Saz müziği repertuarına her geçen gün yeni eserler kazandırılıyor olması, bu müziğe duyulan ilginin ve talebin yoğunluğundan kaynaklanmaktadır. ”Mârifet iltifâta tâbîdir, müşterisiz mal zayidir” sözünden hareketle günümüzde saz eserlerinden oluşan kaset ve CD’lere gösterilen ilgi, bu alandaki çalışmaları hızlandıracak niteliktedir. Sözlü müziklerde söz unsuru dinleyicinin hayâl gücünü belirleyici belki de sınırlayıcı olabilmektedir. Enstrumantal müzikler ise, sözlü müziklere göre kişiden kişiye değişebilen ifâdeler taşıması açısından daha soyuttur. Herhangi bir sazın (ör: Ney) irticâlen (doğaçlama) yaptığı beste (taksim) dinlenilirken, bu müzik kimileri için hüzünlü, kimileri için coşkulu, kimileri içinse neşeli olarak nitelendirilebilir. Hatta dinleyici ile müzisyen arasında dil, din, ırk, kültür farkı dahî olabilir. O esnada sadece müzik diliyle konuşuluyor olması iletişimin sağlanması için yeterlidir. Müziğin evrenselliği bu anlamda gerçekleşmiş olur. Çünkü doğru ve güzel yapılan müzik hangi coğrafyada icra edilirse edilsin içerisinde barındırdığı güzellikleri dinleyicilerle paylaşacaktır. Bu sebeple müziğin (birçok sanat dalında olduğu gibi) evrenselliği tartışılamaz. Ancak bugün tek bir müzik türüne atfedilerek ifâde edilmeye çalışılan “evrensel müzik” tanımı bu bağlamda gereksiz ve yetersiz kalmaktadır. Güzel sanatların her dalına her geçen gün daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Sanatın ve sanatçının önemini kavramış toplumlar diğerlerinden her zaman bir adım önde olmuşlardır. M. Kemâl ATATÜRK’ün de dediği gibi:“Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”. Yazan: Öğr.Gör.Burak Kaynarca
|
|
( Pazartesi, 30 Nisan 2007 )
|