Skip to content
Bulunduğunuz sayfa: Anasayfa arrow Klasik Türk Müziği
Mevlevîlikte Mûsikî ve Semâ
            Semâ terim olarak, mûsikî nağmelerini dinlemeye, dinlerken aşk ve şevke gelip harekette bulunmaya, kendinden geçmeye, oynamaya ve dönmeye denmiştir. Bu bahsettiğimiz unsurlar,  insanlığın var olmasıyla birlikte başlamıştır. Dini aşk ile yapılan mûsikî ve raks (dans ) toplumların ilerlemeleriyle gelişme göstermiş, daha estetik ve teknik bakımdan kurallaştırılmıştır. 
            Sûfiler, İslamîyetin ilk devirlerinden itibaren Semâ’ı, mûsikî ve şiir dinlerken kalkıp hareket etmeyi, dönmeyi kabul etmişlerdir. Bunun haram olup olmadığına dair tartışılmaların yapılmasına  karşın devrin önde gelen sûfileri, bunun gerçek duygular içerisinde yapıldığı taktirde haram olmayacağını belirtmiştir.
            Hatta dönemin önemli sûfilerinden biri olan Abu’l- Hasan-i Harkaanî ( ölm. 425 h. 1033 ) Semâ yanlısıdır ve kendisine, Semâ hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorulduğunda  şöyle cevap vermiştir. “Semâ, ayağını yere bastımı, yerin tâ dibine dek  ne varsa gören, ellerini havaya açtı mı,  Arş’ı seyreden kişinin kârıdır.” Demiştir.
            Görülüyor ki sûfiler, ilk zamanlardan itibaren Semâ’a düşkündürler. İçlerinden pek azı, bunu hoş görmemekte, fakat bu küçük gurubun dışındaki herkes bunun helal olduğu konusunda fikir birliği yapmaktadırlar.
            Mevlevîlerde mûsikî boyutunu anlayabilmemiz için Mevlânâ’nın bu yönününden biraz söz etmemiz gerekir. Şöyle ki; Mevlânâ’yı bir tarikat kurucusu veya şeyhi (lideri) olarak görmemeliyiz. O, aşkın, mûsikî ve dansın (semâ’nın) tutkunu ve adeta sembolüdür. Eserlerinde hep mûsikî ve semâ’yı övmüştür. Kendisinin Rebâb enstrumanını çalıdğı sanılmaktadır. Her zaman, mûsikî ve semâ’nın günah sayıldığı çevrelere karşı savunma yapmış ve o insanları da bu konuda eğitmiştir.
            Mevlânâ’nın Şems gelmeden önce Semâ edip etmediğini kesin olarak bilmiyoruz. En doğru ve sağlam rivayetlere göre, Şems’ten önce Semâ etmediğine, etsede çok fazla düşkün olmadığına, en azından bu  işten bir şöhret bulmadığına  kanaat getirilmektedir. Fakat Şems’ten sonra Semâ’a düşkünlüğünün arttığı son derece açıktır. Her an her yerde Semâ ettiği gibi, Semâ anında şiir söylemek gibi başka şeylerlede meşgul olabiliyordu. Düzenlemiş olduğu Semâ meclisleri genelde yemeklerden sonra oluyordu. Ama bunun yanında hemen her yerde şevke geldiği zaman, Semâ edebiliyordu.
            Her zaman mûsikî ve semâ toplantıları düzenlemiş. Bu toplantılar bazen gecelerce günlerce devam etmiştir. Tabii ki bu toplantılar günümüzdeki gibi değildi bir vakti ve günümüzdeki gibi tören şekli yoktu.  Bu şekilde başlayan semâ ve mûsiki toplantıları oğlu Sultan Veled zamanında sistemleşerek bir tören kimliğine bürünmüştür. Bu sistemleşmenin nedenide, vefat eden Mevlânâ’nın hürmetine onun mesnevisinden ve diğer eserlerinden beyitlerin ve kısımların okunması, hatta daha sonraları oğlu Sultan Veled’inde vefatıyla, bu saygı zincirine onunda katılması, Sultan Veled’den de gazellerin okunması, hem ilk Mevlevî Ayinin ortaya çıkmasında hemde Semâ’ın bir tören kimliği kazanmasında etkin rol oynamıştır.
           
            Bu törenler şöyle gerçekleşirdi; Semâhane  adı verilen alanda semâ’ya katılacak kişiler özel kıyafetlerini giyerek hazır olurlar. Bundan sonra müzisyenler ki  bu guruba “mutrıb” denir, onlarda kendilerine ayrılan bir kısma  geçerek yerlerini alırlar. Bu mutrıb adı verdiğimiz gurubtan biri ayağa kalkarak, ünlü Türk Bestecisi Itrî Efendi’nin bestelemiş olduğu, sözleri  Mevlânâ’ya ait  ve anlatımında  Hz. Muhammed’i övücü sözler içeren,    Türk Müziği’nde “nât” adı verilen sözel tür   söylenerek ayine başlanır. Nat’ı kudüm’e vurulan bir darbe sesi izler ki, bunun anlamında Allah’ın kainatı yaratışında ki “ol”  emri sembolize edilir.
            Daha sonra birinci neyzen’in yaptığı,  taksim adı verilen çalgısal ve doğaçlama  bir ezgiyle âyin devam eder. Bu birinci taksimin anlamı, “ilahi nefes( ilk nefes )” ile yaratıcının kainata ruhunu vermesidir.   Taksim sona erince yapılan seremoniler sonrasında, semâ edecek kişiler ayağa kalkarlar. Bu sırada enstrumental bir tür olan  peşrev çalınmaya başlar. Peşrevin çalındığı sırada semâzenler semâ edilecek alan olan  semâhaneyi üç defa dönerek dolaşmaya başlar. Bu olaya “Devr-i Veled’i”denir ve Hz. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’e saygı amacıyla yapılır. Bu dairesel gezinmenin sona ermesi ile peşrev bitirilir. Ve bundan sonra ayinin dört kısımdan oluşan ve  her bir kısmına selam denilen sözel bölümüne geçilir. Sözel kısmın başlamasıyla semâzenler,  kendi aralarında yaptıkları selamlaşmalardan sonra, 360 derecelik dönüşler gerçekleştirerek semâ yapmaya başlarlar. Ve mûsikî’nin ritmiyle adeta kendilerinden geçerler.
            Her bir selamın içinde bulundurduğu bir anlamı bir felsefesi  vardır. Birinci selam kısmında verilen anlam, insanın kendi kulluğunun (Allah’a olan itaatinin) farkına varmasıdır. Şüphelerden kurtulmasıdır. İkinci selamda ise,  yaratıcının büyüklüğü, kudreti ve bunun yanında ilahi birliğin anlatımı vardır. Üçüncü selamda, hayranlık duygusunun aşk’a dönüşmesi sembolize edilmiştir. Dördüncü selamda  ise insanın yaratılıştaki vazifesine dönüşü anlatılır yani kulluk kavramı bu kısımda bir daha belirtilir çünkü bu felsefenin en önemli konusu kulluk yani yaratıcıya olan itaattir.
          Semâzenlerin giydikleri kıyafetlerin ve semâ’yı gerçekleştirirken yapmış olduğu çeşitli hal ve haraketlerin de bir anlamı vardır. Mevlevîlik o kadar ince bir estetik zevke sahiptir ki, onların her haraketlerinden bir şey öğrenilebilinirdi. Tıpkı başlarına giydikleri “sikke” denilen başlığın, onun kötü huylarının ( yani nefsinin) mezar taşı an-nlamı geldiği, üstlerine giydikleri beyaz renkteki  “tennurenin” bu kötü huyların kefeni olduğu, ve bunun da üstüne giydikleri siyah renkte olan “hırkanın da” bu kötü huyları temsil görülmektedir. İşte semâzen semâ’ya başlıyacağı sırada siyah renkteki hırkasını çıkarır ve bütün bu kötü huylardan arınıp, temizliğe adım atmış olur. Kollarının çapraz bir şekilde bağlı oluşu yaratıcının birliğini ifade eder. Semâzen kollarını iki yana açarak sağdan sola dönerek evreni kalbiyle kucaklar. Sağ eli gökyüzüne, sol eli yeryüzüne dönüktür.  Bu “Hakk’tan alır, Hakk’a veririz” anlamına gelir . semâzenler gezegenlerin hem kendi etraflarında hem de güneşin etrafında dönmesi gibi meydanda dönerler. Bu sembolik olarak, kainatın oluşumunu, insanın kainatta dirilişini, Allah’a itaat etmesini sembolize eder.
            Daha önce de anlattığımız gibi bu ayinler dört kısımdan meydana gelmektedir. Bu kısımların hepsi çalınıp, söylendikten sonra ayin sona ermek üzeredir ve yapılan son taksimle beraber semâ artık bitmiştir. Yapılan selamlaşmalardan sonra Kur’an-ı Kerim okunur. Bunun sonrasında ortaya konulan çeşitli ve dua ve seremoniler ile ayin son bulur. Semâhaneye saygı amacıyla arka dönülmeden alan terk edilir.

                                                                                    Hazırlayan: Yüce GÜMÜŞ

KAYNAKÇA

 

 Abdülbâki Gölpınarlı, Melânâ’dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983
 Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlevî Âdâp ve Erkânı, Konya
 Cemil Çiftçi, Tasavvuf Kitabı, İstanbul 2003

 

                          
( Pazartesi, 30 Nisan 2007 )
 
< Önceki   Sonraki >

Yazarlar

----------------------------------
Prenses

powered by destar

Ziyaretci Sayisi

Bugün4
Dün64
Tümü36677

Destar Duyuru

Duyurular -
PEK ÇOK ESERİ KOLAYLIKLA BULABİLECEĞİNİZ NOTA ARŞİVİ YAKINDA HİZMETİNİZDE ! ! !
TÜRK MÛSİKÎSİNİN BİRBİRİNDEN DEĞERLİ USTALARININ RÖPORTAJLARI YAKINDA SİTEMİZDE ! ! !



38.103.63.61

Günün Sözü

Destar Ensemble Destar Ensemble - Mevlevîlikte Mûsikî ve Semâ

Destar Ensemble Design by Dbilisim ©2006